Tiyatro Yoğun Bakım Ünitesinde

Çoğu kişinin de bildiği üzere Tiyatro sanatı, Eski Yunanistan’da doğmuştur. İnsanlara zevk, eğlence ve içki anlamında düşünülen bir model olan “ Tanrı Kahraman “ olan Dionysos’a ait olan şenliklerde, hayatın zorlukları ve çetin koşulları arasında, böylesi bir kendine zaman ayırma diye niteleyeceğimiz oluşumun oluşmasından dolayı bir nevi şükür şenlikleri yapılırdı. İşte bu şenliklerde, isteyen kendisini ortaya atar ve yeteneklerini sergilerdi. Taklitler yapılır, güldürücü hikayeler anlatılırdı. Zamanla bazı insanlar bu işi meslek olarak benimsedi ve ilk tek kişilik Tiyatro oluşumu da tarih sahnesinde yerini almış oldu. Sabit durmayan tek şey olan zaman ilerledikçe, tek kişilik anlatılara karşı diyaloglar eklenmeye başladı. Monolog yerini diyaloga bırakır olmuştu. İnsan doğası daha fazlasına uygun olduğundan, ikili konuşmalarda yeni arayışları beraberinde getirdi ve daha kalabalık, çoklu replikler ve oyuncularla, Tiyatro meslekten sanata doğru hal almaya başladı.

Ne oldu da, Tiyatro yoğun bakım ünitesine doğru yol almaya başladı?

Çok uzak bir zaman dilimine yolculuk yapmamıza gerek yok. 1970’lerde ülke zor ve sancılı bir dönemden geçerken sahneye konulan ve kapalı gişe oynayan Kabare’yi hatırlayalım. Taşlamaları bol olan bu yapı izleyici tarafından çok sevildi. Sonra yaprak dökümleri yaşanmaya başladı ve süreç ülkeyi başka noktaya sürükleyince 90’ların başında kapandı. Akla gelen en keskin örneklerden birisi olduğundan Kabare dedim. Nejat UYGUR, Ali POYRAZOĞLU, Ferhan ŞENSOY, Genco ERKAL gibi isimlerin adını afişte görüyorsanız bilin ki o salon tıka basa doluydu. Peki tiyatroya olan ilgi neden azaldı? Aslında tiyatro popüler kimlik sahibi oyuncularla kapalı gişe oynandı. Yukarıda ismi geçen sanatçılar, beyazperde üzerinde de isimlerini duyuran kişilerdi. Televizyonun hayatımıza girmesi, Amerikan menşeli; Dallas, Hayat Ağacı, Yalan Rüzgarı, Cesur ve Güzel gibi dizilerin hayatımıza dahil olmasıyla başka bir boyut başladı. İlk etapta tek kanal olan TRT tarafından belli stoklarla satın alınan bu yapıtlar, halk tarafından fazla rağbet alınca, yıllarca süregelen bir pembe dizi serüveni de başlamış oldu. Geç gelen kara kutu, ulaşılmaz ve daha değerli kılan bir havayı oluşturmuş, insanlar evlerinde toplanıp kumanda ile kontrol etmeyi sevmiş ve salonlara olan ilgi kaymaya başlamıştı.

Tiyatro varlığına uygun şekilde her döneme muhalif bir duruş sergilemesi gereken bir sanat dalı. Fakat ülkemizde bazı isimler bu olayı göze parmak şeklinde kasıtlı halde yapmaya başlayınca, sistemsel sıkıntıya abone olan Türk halkı da bazı isimlerden uzak kalmayı tercih etti. Evdeki kumanda bedavaydı, tiyatro ise paralı bir eğlenceydi. Yazlık sinemalar gibi ucuz değildi. Bu noktada göz ardı edilen bir nokta vardı. O da sahneye konulan eser için yapılan harcamaların nasıl karşılanacağının düşünülmüyor ve emeğe gereken saygının verilmiyor oluşuydu. Peki Tiyatrolar, halka daha uygun bir fiyatla sahne alabilir miydi? Elbette alabilirdi. Bunun içinde her sene Temmuz ayında Tiyatro temsilcileri dosyalar dolusu evrakla Kültür Bakanlığı’na başvuru yapar ve sezon başı dağıtılacak teşvikleri beklerdi. Hemen yakın sezondan örnek verelim. Toplam 383 başvuru yapılmış ve bunlardan 235 tanesi teşvik almış! 148 tiyatro maddi kangren hastalığıyla ne kadar nefes alacak göreceğiz! Merak edenler internetten hangi grupların para aldığını, hangilerinin alamadığını görebilirler! Reyting denen virüsün hayatımızda aktif rol almasıyla, rolün asıl ait olduğu yer olan Tiyatro yoğun bakımda can çekişmeye başladı. 58 tane dizinin her gün seyirci ile buluştuğu, popüler kimliğin ve şöhretin gözümüzün içine olmazsa olmaz olarak sokulması nedeniyle, sanatın anası olan Tiyatro maskesindeki gibi ağlamaya başladı. Ağlamaya başlayalı çok zaman olmuştu aslında. Göz pınarları kurumaya yaklaştı desek daha doğru olacak!

Konular iç içe organik halde uzuyor farkındaysanız. Sürekli değişen sistem, düşünmekten uzak tutmak adına büyük bir silah olan Televizyon dizileri, şöhret ve lüks yaşam tutkusu, belli tiyatrolara verilen teşvikler ile işler içinden çıkılmaz bir hale dönüşüyor. Şöhret demişken bununla alakalı da bir noktaya değinmekte fayda var. Ülkemizde devlet okulları dışında neredeyse 3 özel okuldan birisinde oyunculuk bölümü var. Peki bu bölümlerde okuyan kişilerin hepsi Tiyatro oyuncusu olmak için mi eğitim alıyor? Tabii hayır! Bir nevi keşfedilmeyi bekledikleri ajans gibi gördükleri okullarında vitrine çıkmayı bekliyorlar. Birileri tarafından keşfedilip ekranlarda yer almak istiyorlar. Bu kadar çok okul ve öğrenci olunca, mezuniyetlerle beraber çöp yığını gibi istiflenmiş bir oyuncu birikmesi yaşanıyor. Mevcut sektör sisteminde bu kadar birikme karşılık alabilir mi? Hayır! Dedim ya reyting denen virüs, bizlere daha yakışıklı erkeği, daha seksi kadını, daha sansasyonel kişilikleri dayatıyor. Yetenek elbette önemli bir ayak. Fakat yere basan diğer ayakta karizma kokuyor. Bakınız ekranlara, hangi projede başroldeki esas oğlan sıradan olan ama yetenekli bir isim? Ya da esas kızımız ortalama boyda, hafif balık etli mi? Aslında Tiyatro sanatını yatağa mahkum edenlerden birisi de bizleriz. Neyi talep ediyorsak sistemde bize onu sunuyor en cafcaflı şekilde! Bu kadar çok şöhret havası varken, sinema salonlarına ortalama 20 lira vermek ( kişi başı ve patlamış mısır, içecek hariç :) ) daha cazip hal alıyor. Verilmesin demek değil bu asla yanlış algı olmasın. Devlet Tiyatroları 6 ile 15 lira arasında değişen bilet fiyatlarıyla, özel tiyatrolara nazaran daha çok talep görüyor. Özel tiyatrolar? İşte orası tam bir cerrahi müdahale noktası!

Ödenek alamamış bir Tiyatro, masraflarını karşılamak adına fiyatları yüksek tutmak zorunda kalıyor. Peki sadece masraflar mı fiyata direk etki eden? Hayır. Eğer sahneniz yoksa ve seyirci ile buluşmak istiyorsanız, sahnesi olan bir özel tiyatro sahnesini günlük kiralarsınız. Bu iş o kadar kolay değil ne yazık ki. Çünkü sahne kiralama bedelleri ortalama 150 kişilik salonlarda 1.250 liradan aşağı değil. 20 liradan hepsini satmış olsanız, kirayı çıkınca anca oyuncuların yaşamını devam ettireceği kısa vadeli bir gelir bilançosu ortaya çıkıyor. Belediyelere ait sahne sayısı kısıtlı ve onlarda da yer bulabilmek epey zor. Bugün başvuru yapsanız 2 ay sonrasına ( size uygun olmayan kel alaka bir gün ) yer buluyorsunuz. Peki bir sezonda kaç kez sahne almak için yapılıyor bunca çalışma? Bu matematikte 4-5 kez sahne alırsınız ve biter. İşte bu noktada turneler devreye girer. Ama tek Tiyatro olmadığından, erken kalkan burada yolunu alır. Her belediye Tiyatroya binlerce lira verip ev sahipliği yapmıyor.

İnsana, insanı yine insanla anlatan böylesi reel ve kişiliğe katkısı olan bir değer ne yazık ki bizde yatağa mahkum halde. Kalkıp volta atar gibi olsa da, ya midesi bulanıyor ya da başı dönüyor. Yine sinemalara gidelim ama sahneleri de boş bırakmayalım. Kendi oyunlarımızı sahneye koyalım ama halkla buluşmak isteyen diğer gruplara da fahiş fiyatlar çekmeyelim. Konut projeleri yapalım ama kültür merkezi ve belediyelere ait sahne sayılarını da artırmak için lafta kalmayan hamleler yapalım. Her tavsiye bir noktaya iletilen mesajdır. Almak isteyenbuyursun alsın üzerine lafımız yok. Gidilmesi gereken ve gittikten sonrasında da asla pişman olmayacak olduğunuz, ufkunuzu açacak, yeni fikirlerin beyninizde dolanmasına vesile olacak çok güzel oyunlar mevcut. Doğru yazarın, doğru oyuncularla sahneye konulduğu oyunlardan bazılarını paylaşmak isterim. Mesela İstanbul’da Craft Kadıköy “ 10 11 12 “ oyunuyla dikkat çekiyor. Ankara’da ise Tatbikat Sahne’nin “ Aşk Aptal’ı “ ile Tiyatro 8 ANKARA’nın “İçimizdeki Hayvan “ adlı oyunları güzel ve dolu bir vakit geçirmenizi sağlıyor. İzmir’de ise Oğuz ATAY kaleminden çıkan “ Oyunlarla Yaşayanlar “ Devlet Tiyatroları sahnesinde sizleri bekliyor.

Biraz zaman ilerledikçe, yoğun bakımdaki Tiyatromuzu ayağa kaldırmak adına, düzenlenen festivalleri ve yeni oyunları sizlerle paylaşacağım. Unutmayın; Tiyatro iyidir, gidin…

Samsung Galaxy j7 vs Samsung Galaxy A5 Karşılaştırması
İçerik Yanı Reklam 3